Efsaneye göre 15 yy’da General Le Loi, Çinli Ming Hanedanı’na karşı savaşmadan önce Hanoi ‘nin ortasındaki gölden altın renkli dev bir kaplumbağa çıkmış ve ona sihirli bir kılıç vermiş. Le Loi bu kılıç sayesinde Çinliler’i yenmiş. Savaş bittikten sonra general gölde yelken yaparken kaplumbağa tekrar çıkmış ve kılıcı geri almış. O gün bugündür gölün sihirli bir kılıç sakladığına inanılırmış. Gölün adı Hoan Kiem bu hikayeden gelirmiş, “kılıç saklayan göl” manasında…

Vietnam’ın başkenti Hanoi ’deyiz. Kılıç saklayan göl Hoan Kiem’in ortasında bir adacık, adacığın üzerinde de bir tapınak var. Tapınağa varıp bir tütsü yakmak isteyenler oyuncak gibi görünen kıpkırmızı bir köprüyü geçiyor. Efsaneden fırlamış gibi bir köprü…

Vietnam’a “Ejderha Ülke” denirmiş, şekli yüzünden. Bir benzetme bir ülkeye bu kadar mı yakışır? Haritaya bakınca mesafeleri fazla idrak edemiyor insan, ama Vietnam epey büyük bir ülke. Koca bir S çizen ülkenin güneyinden kuzeyine uçuş 2,5 saat.

Havaalanından bindiğimiz servis otobüsü bizi şehir merkezine yakın bir yerde bıraktı. Otobüsten iner inmez etrafımızı bize otel odası satmak isteyen adamlar sardı. Kapıdan kovsan bacadan giriyorlar, hele bir tanesi sülük gibi yapıştı. Zar zor adamlardan kurtulup otel bulmak üzere sırtımızda çantalarımızla Old Quarter’a doğru yürümeye başladık.

Hanoi eski, ağır, tumturaklı bir şehir. Kendine özgü masalları, efsaneleri, hikayeleri, gelenekleri, alışkanlıkları var. Ortalıkta motorlu araçlar olmasa birkaç yüzyıl geriye ışınlandık diyeceğim. Sanki hayat denen nehir akarken pek fazla birşey değiştirmemiş burada.

Old Quarter

Şehrin kalbi, Old Quarter. Bu bölgede birbirini kesen sokaklarda çeşitli meslek erbabının dükkanları var. Eskiden her sokakta bir meslek olur ve sokak bu mesleğin adıyla anılırmış. Aynı bizdeki Sepetçiler Sokağı, Bakırcılar Sokağı, Mermerciler Sokağı mantığı. Şimdi sokaklar biraz karışmış, biraz da ucuz Çin mallarının istilasına uğramış (Neresi uğramadı ki?). Yine de tuhaf görüntüler şak diye çıkıveriyor karşınıza. Sokakta dolaşırken siyah mermerden mezar taşları görüyorum kaldırım kenarında. Aşırı derecede süslü, oymalı kakmalı. Bir de üstünde fotoğraflar da var, hem de en genç, en havalı, en afilisinden. Meğer Vietnam’da mezar taşının en ağdalısı makbulmüş, bunu da öğrenmiş olduk.

Yaklaşık iki saat otel aradıktan ve birçok oda gördükten sonra istediğimiz standartta bir oda için biraz paraya kıymamız gerektiğine ikna olarak kişibaşı 12,5 dolara St.Joseph Katedrali’ne bakan güzel bir oda tuttuk.

Sonra vurduk kendimizi sokaklara… Güneyde ne kadar çok tuktuk varsa, kuzeyde de o kadar çok “cyclo” (Okunuşu: Saylo) var. İki kişi bisikletli fayton diyebileceğim bir cyclo’ya sığıştık, 4 dolar karşılığı bir saat şehirde turladık. Sonra da yürüyerek gezmeye devam ettik.

Hanoi sokakları

İtiraf ediyorum, tüm Güney Asya gezimiz boyunca en tuhaf sokakları burada gördüm:

Bisikletinin sepetinde canlı ördek sürüsü taşıyan adamlar… Sokakta bir duvara ayna asmış, karşısına bir sandalye koymus, bir elinde havlu öbününde ustura, müşteri bekleyen sokak berberleri… Çan çalarak çöp toplayan el arabalı kadınlar… O gürültüde nasıl duyuyorlar bilmiyorum, ama çan sesini duyan dükkan sahibi çöpünü kapının önüne çıkarıveriyor.

Üzerinde “chai” yazan paket paket, çeşit çeşit çaylar… Çayhaneler… Gloria Jeans sinek avlıyor, herkes sokaklardaki çayhanelerde. Marihuana satıcıları, bambudan pipo içen adamlar… Açıkta et, tavuk satılan pazarlar… Ve yine, her yerde, ama her yerde, yemek pişiren insanlar…

Müthiş bir kalabalık… Hızlı ilerlemek, örneğin pazarda önündekini geçmek isteyenler elleriyle diğerini kenara itiyor. Bir nesneyi kaldırıp bir yerden bir yere koyar gibi. Bu itme hareketine ilk maruz kaldığımda, beni itenin kabalığına vermiştim. Sonra birkaç kere daha olunca anladım ki, burada gayet normal karşılanan bir jest.

İçinden tren yolu geçen sokaklar… Bitmeyen senfoni korna… Basinca bir kere düt etse neyse, buradaki kornalar azalarak ötmeye devam ediyor. Eller kornadan kalkmıyor, hatta boş yolda giderken bile arada sırada basıyorlar.

Maskeli insanlar… SARS tehlikesi geçeli çok oldu, fakat bu motor kalabalığının yarattığı egzoz kirliliği baki. O yüzden neredeyse bütün sürücüler maskeli. Çocukların durumu daha fena: Kafalarından aşağı cibinlik gibi koca bir torba geçiriyorlar. Motor üzerinde paketlenmiş bir şekilde yolculuk ediyor yavrular.

Su kuklası tiyatrosu

Bu curcunayı, akşam gittiğimiz su kuklası tiyatrosunda sakinleşerek atlattık. Yaklaşık 1 saat süren performansa adambaşı 60.000 dong verdiğimiz su kuklası tiyatrosu, geleneksel bir Vietnam gösterisiymiş. Küçük bir havuzdan ibaret sahnede ejderha kuklalar bir oraya bir buraya koştururken, müzik canlı olarak sahnenin yanında yüksekçe bir locaya yerleşmiş orkestra tarafından çalınıp söyleniyor. Konusunu mitolojiden alan hikayesi Vietnamca olduğundan pek bir şey anlamayınca, incecik sesli şarkıcının su hışırtıları eşliğinde söylediği ezgiye konsantre olduk. Gösteri bitince kuklaları oynatan sanatçılar selam vermek için sahnenin arkasından üzerlerinde naylon kıyafetleri ve botlarıyla çıktı. Meğer bir saattir suyun içinde duruyorlarmış kuklaları oynatmak için. Coşkuyla alkışladık.

Hanoi ’de efsaneler, kılıçlar, tütsüler, hayvanlar, insanlar, mezar taşları, kornalar, şarkılar ve ejderhalarla dolu günümüz nefis bir dolunayla son buldu.

PAYLAŞ:

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.