Amazonlar.

Dünyanın en geniş yağmur ormanları. Yüzölçümü 5,5 milyon kilometrekare. Barındırdığı ağaç sayısı 390 milyar adet.

Bu sayıların ne ifade ettiği hakkında hiçbir fikrim yokmuş. Sizin de olduğunu sanmıyorum. Ağaç sayısının 390 milyar değil, 390 milyon olduğunu okumuş olsaydım da Amazonlar’ın zihnimdeki imajı değişmezdi. Halbuki aradaki fark 1000 kat. Zihnimiz büyük sayılarda belirli bir ölçeği geçtikten sonrasını kavrayamıyor. Amazon elbette büyük bir yerdi, onu biliyordum. Ama ne kadar büyük olduğunu meğer hiç algılayamamışım.

Bu gerçeğin idrakine Kolombiya’nın başkenti Bogota’dan Leticia’ya yaptığım uçuşta burnumu pencereye dayamış aşağı bakarken vardım. O sırada hafif bir şok geçirmekte olduğum da söylenebilir. Bir saatten fazladır ufuk çizgisine kadar kesintisiz uzanan yeşil bir örtü, hayır, yeşil bir okyanus üzerinde uçuyorduk. Başkentten kalktıktan iki saat sonra, bu uçuşun herhangi bir noktasında uçağımız düşse bulunmamızın imkansıza yakın olduğuna yürekten ikna olmuş bir biçimde, ülkenin Amazonlar’a açılan kapısı addedilen küçük şehri Leticia’ya indim.

(Video: Enda Kesim)

 

Leticia Kolombiya’nın en güney ucunda, Brezilya ve Peru ile sınır keşişim noktasında yer alıyor. Bu yüzden buraya Tres Fronteras (Üç Sınır) deniyor. Buraya karayoluyla ulaşım yok, sadece uçabilirsiniz. Vardıktan sonra ana ulaşım aracınızsa su üzerinde giden şeyler. Kayık, kano, motorlu bot ve tekneler.

İndiğimde ülke değiştirmemiş olmama rağmen pasaport kontrolünden geçtim. Damga vurulmadı, ama Leticia’ya geldiğim kayıt altına alındı. Brezilya’nın Tabatinga ve Peru’nın Santa Rosa kasabaları Leticia’ya yürüme mesafesinde. Aralarında herhangi bir sınır kontrolü de yok. Yarım saat içinde üç ülkeye birden ayak basabilirsiniz. Ülke değiştirdiğinizi Tabatinga’da İspanyolca yerine Portekizce tabelalar görmeye başlayınca (tabii bu ikisi arasındaki farkı okuyabiliyorsanız) ve polis üniformalarının rengi biraz değişince (modaya duyarlı bir gözünüz varsa) anlayabilirsiniz. Normalde Brezilya’nın Amazon bölgesinde resmi saat Kolombiya ve Peru’dan bir saat ileride. Fakat bu, dünyanın ücra bir köşesinde bir arada yaşayan bir avuç insanın günlük hayatını gereksiz yere zorlaştırdığından Tabatingalılar kendi aralarında gayrıresmi bir karar verip saatlerini geri almışlar. Resmi dairelerde Brezilya saati, sokakta Kolombiya-Peru saati kullanılıyor, şaşırmayın.

Amazonlar’ın derinliklerine dalmadan önce Leticia’yı keşfe çıktık. Şehrin ortasındaki Santander Parkı’na akşamüstü günbatımından hemen önce gidenler canlı bir konsere şahit oluyor. Şehrin etrafındaki ormandan nedendir bilinmez parktaki ağaçlara uçan bizim muhabbet ve cennet kuşu dediğimiz türler, dalları boşluk kalmamacasına kaplayıp hep bir ağızdan ötüyor. Banklarda ve parkı çevreleyen duvarlarda oturan halk dinliyor, benim gibi neler olduğunu anlamaya çalışan turistlerse şaşkın şaşkın ağaçlara bakıyor. Her akşam bir saat kadar süren bu konser bitiminde seyircileri selamlayan sanatçılarımız geldikleri gibi uçup gidiyorlar. Rehberimiz Juan’ın dediğine bakılırsa yıllardır sürüp giden bu durumun sebebini kimse çözememiş.

Kolombiya Amazonlar’ın %7’sine evsahipliği yapıyor (Amazonlar’ın %60’ı Brezilya, %13’ü Peru, geri kalanı diğer bazı Latin Amerika ülkeleri içinde). Kağıt üzerinde sınırlar olabilir, fakat gerçekte öyle bir şey yok. Ertesi sabah erkenden bindiğimiz motorlu kayık Amazon Nehri’nin kollardan birine dalarak bizi Peru’ya geçirdi ve konaklayacağımız dokuz ahşap kulübeden ibaret ekolojik tesise götürdü (Fotoğraflar natamu.co ‘dan).

Seyahat ettiğim Nisan ayı tropik yağmurların su seviyesini yükselttiği, tüm Amazon havzasının suyla dolduğu bir dönem. Dolayısıyla Leticia dışına çıktıktan sonra hiçbir yerde yürümek mümkün değildi, toprak görünmüyordu. Tüm bölge sular altındaydı ve arkasına basit bir pervane takılmış balıkçı kayıkları en iyi dostumuzdu.

Su yüzeyi yoğun bir bitki örtüsüyle geçit vermemecesine kaplanmıştı. Yemyeşil bir halının üzerinde kayar gibi gidiyorduk. Kalacağımız tesisin sahibi Mario bizzat kayığın en önüne oturmuş dümenciye direktif veriyordu. Ara sıra pervanemiz bitkilere dolanarak çalışmaz hale geliyordu, o zaman durmak ve pervaneye sarmaşık gibi sarılmış köklerin kesilip atılmasını beklemek zorunda kalıyorduk. Durduğumuzda su yüzeyindeki balıkçıllar ve ağaçların tepesindeki balık kartalları merakla bizi izliyordu.

Kaldığımız tesis küçük bir aile işletmesi. Yemekleri Mario’nun eşi yapıyor. Kardeşi tesisin müdürü. Vardığımızda iskelede bizi karşıladı. ‘Biraz gevşeyip dinlenin, biraz sonra etrafı keşfe çıkacağız’ dedi. Ahşap iskele üzerine asılmış yanyana hamaklar çok çekici görünüyordu. Hepimiz birer tanesine serilip etrafımızdaki ağaçların hışırtılı dalları arasında kendilerini göremediğimiz, ancak çığlıklarıyla varlıklarından bizi haberdar eden maymunların gözetiminde biraz kestirdik. Hamaklarda sallandığımız o bir saat içinde sivrisinekler kendilerine müthiş bir ziyafet çekti. Uyandığımızda binlerce ısırıkla donanmıştık. Her birimizin poposu ve sırtı boydan boya kırmızı beneklerle kaplıydı. Hamağın hiç de ince olmayan kumaşını delmekte zorluk çekmeyen bu sineklerin iğnesi 10 cm falan olmalıydı! Sıtma, zika, sarıhumma ve adını sanını bilmediğimiz nice tropik hastalığın listesi gözümüzün önünden hızla geçiverdi. Akdenizli bünyelerimiz (olduğumuz aşıların da katkısıyla) sağlam çıktı, hasta olmadık, ama ısırık izleri günlerce, hatta haftalarca geçmedi. Seyahatin geri kalanı boyunca da kaşındık durduk.

O öğleden sonra hamaklı mevzimizi terk edip kaşına kaşına Amazon Nehri’nin kollarına açıldık. Gelirken meraklı bakışlarını üzerinde hissettiğimiz balıkçıl ve balık kartallarına çeşitli başka tropik kuşlar, özellikle de papağanlar katıldı. Mario göstermese asla fark edemeyeceğimiz iguanalara saklandıkları dallar arasından selam verdik. Kişisel favorimse, adına yaraşmayacak bir hız ve ustalıkla yavrusunu da peşine takmış, yüksek bir ağaçtan aşağı inen tembel hayvandı! Biliyorsunuz, Aylak Gezi Kulübü’nün fahri başkanı kendisi, pirimiz! Görünce hürmette kusur etmeyiz.

Keşif turumuz esnasında bu bölgenin kutsal mekanı kabul edilen çok yaşlı bir ağacı önemli bir tapınağı ziyaret eder gibi ziyaret ettik. Suların içinde heybetle yükselen bu muhterem ağaç hakkında yerli halkın hayalgücü zenginliğinin de katkısıyla birçok inanış ve söylence oluşmuş. Ağacın Amazonlar’ın ruhunu yansıttığına inanılıyormuş, ki bunun bence inanılmayacak bir tarafı yok. Amazonlar’ın bir ruhu varsa, sahiden buralarda bir yerde olmalı.

O ruha tam manasıyla vakıf olabilmek için karanlık bastırınca tekrar kayıklara bindik ve başka bir koldan bu kez gece aktif olan hayvanları aramaya çıktık. Bu sulara özgü, cayman denen ufak timsahgil başta olmak üzere, kurbağalar, çeşitli böcekler, tuhaf sesler ve parlayan gözlerle dolu bir gezi oldu. Daha önce de vahşi doğanın ortasında bulundum. Bu bulunuşlar bana bir gerçeği tekrar tekrar kavrattı: Uganda’nın Kibale Ormanı’nda bir şempanze yarım metre ötemde durmuş bana dişlerini gösterirken, Madagaskar’ın Krindy Ormanı’nda gündüz vakti asla görünmeyen bir lemurun gece karanlığında pırıl pırıl parlayan gözleriyle karşılaştığımda ya da devasa bir kumulun üzerine çıkmış uçsuz bucaksız Namib Çölü’ne bakarken türümüzün ne kadar güçsüz, ne kadar donanımsız, ne kadar kırılgan olduğunu! Şurası bir gerçek, doğa homo sapiens için hiç de dost canlısı bir ortam değil. Amazonlar’da bir gece yolumu kaybetsem 24 saati bile sağ çıkaramayacağıma olan inancım tam.

Kaybolsam hangi polise haber verileceğini de bilmiyorum doğrusu. Bu bölgede Amazon Nehri’nin doğu kıyısı Kolombiya’ya, batı kıyısı Peru’ya ait. Her iki yakada iki farklı polis gücü görev yapıyor. Juan’ın dediğine göre birbirinden farklı kanunlara tabi bu iki birim sıkı işbirliği yapmazsa kaçakçılık alıp başını gidiyormuş. Latin Amerika’da kaçakçılık deyince hepimizin aklına hemen uyuşturucu gelse de, yağmur ormanlarında kaçırılacak pek çok başka değerli meta var. İlaç sektörüne hammadde sağlayan en önemli kaynak olarak Amazonlar’da neredeyse her bitki, her yaprak, her kök değerli. Dünyanın en büyük kereste ticareti de burada yapılıyor. Denetlenmezse göz açıp kapayınca bir bölgenin kelleşivermesi içten bile değil.

Juan bize bu denetlemelerin ne kadar meşakkatli, masraflı ve devasa bir çaba olduğunu; Amazonlar’ı korumanın ne öyle üç-beş yerli topluluğun naif biçimde kol kanat germesine bel bağlanacak, ne de birkaç (fakir) ülkenin sırtına yüklenebilecek bir sorumluluk olduğunu etraflıca açıkladı. Amazonlar’ın hepimize, tüm dünya vatandaşlarına ait olduğunu; ancak ortak efor sarf ederek varlığını sürdürebileceğimizi iyice anlamamızı sağladı.

Bu bölgede 26 yerli topluluk yaşıyor. En büyüklerinden biri Ticunalar. Mükemmel balıkçılar. Verimli sulak alanları işliyor, nehir kıyısına dağılmış kasabalarla ve ülkenin diğer yerlerindeki büyük şehirlerle ticaret yapıyorlar. Yaşadıkları Ticunas de Macedonia ve Puerto Narino’yu ziyaret ettik. Tropik yağmurların yükselttiği sular kimi yerlerde oyun alanlarını, bankları, hatta café’leri bile altına almıştı. Ana iş kolları balıkçılık ve ticaret olsa da elbette son yıllarda turizm de önemli bir iş kolu haline gelmiş. İncik boncuk tezgahları her yerde. Hediyelik eşya satışı diğer tüm işlerden daha fazla kazanç getiriyormuş.

Maymun Adası da bu bölgenin turistik noktalarından biri. Muz verilmesine alışmış maymunlar üstünüze başınıza atlıyor. Hayvan beslemesini doğru bulmuyorum, canlıların doğal davranış biçimlerinin bozulmasına neden oluyor. İster karada ister denizde, hayvanların verdiğimiz yemi elde etmek için normalden daha agresif davranmalarına, hatta doğal göç yollarını kulanmaktan vazgeçmelerine yol açıyoruz. Dolayısıyla Maymun Adası’na giderken verilen muzları almadım, maymun beslemeye niyetim yoktu. Ancak bir konuda fena yanılmışım, bu besleme işinin belirli bir noktada ve düzende, bir rehberin yönlendirmesiyle yapıldığını düşünüyordum. Öyle değilmiş. Neredeyse adaya ayak basar basmaz maymunlar bizi gördü ve üzerimize atladı. Muz vermişiz vermemişiz, pek umurlarında değildi doğrusu. Yapacak bir şey yoktu, sakince durup bizi iyice silkelemelerine izin verdik.

Akşamüstü Amazon maceramın benim açımdan en heyecan verici kısmına geldik ve şansımızın yaver gitmesini umarak Tarapoto Gölü’ne pembe yunus aramaya gittik.

Pembe yunus ya da burada kullanılan adıyla boto, yalnızca Amazon ve Orinoco Havzası’nda yaşayan bir tatlı su yunusu. Nüfuslarının ne kadar olduğu tam olarak bilinmiyor, birkaç binle birkaç onbin arası olduğu tahmin ediliyor. Türü tehlike altında olan canlılar listesinde (Pek yakında bu listeye girmeyen hayvan kalmayacak zaten).

Botonun rengi gençken diğer yunus türleri gibi gri. Ancak yaşı ilerledikçe gri derisinin rengi göbeğinden başlayarak açılmaya ve pembeleşmeye başlıyor. Erkeklerde bu renk değişimi daha belirgin. Yetişkin bir yunusun gövdesi genellikle yarı gri, yarı pembe oluyor.

Evrim süreci botonun sırt yüzgecini yok ederek yerine bir kambur bırakmış. O yüzden pembe yunus biraz tuhaf, yamuk yumuk görünüyor. En önemli özelliği diğer yunus türlerine göre çok daha kıvrak olması. Boynu sağa sola 90 derece dönebiliyor ve uzun yan yüzgeçleri sayesinde manevra kabiliyeti çok yüksek. Böylece suyun yükseldiği zamanlarda nehirde kolaylıkla orman içlerine kadar yüzebiliyor, karşısına çıkan ağaç köklerinin çevresinde kolayca dönebiliyor, aniden makas değiştirip aksi yöne hareket edebiliyor. Fakat buna karşılık, düz yüzmede diğer yunuslar kadar hızlı değil. Eh, hayatta her şeyi aynı anda elde edemiyoruz, değil mi?

Tarapoto Gölü’nde biraz yüzüp serinledikten sonra, pembe yunusları görebilmek için günbatımına yakın sazlık çevrelerinde dolaşmaya başladık. Fazla vakit geçirmemiştik ki, ilk yunuslar arzı endam etti. Boto sürü halinde dolaşmıyor, en fazla ikili üçlü gruplar oluşturuyor. Pek sosyal olduğı söylenemez. Neyse ki bizim şansımız epey yerindeydi, çok sayıda pembe yunus gördük. Ancak defalarca denememe rağmen bir tanesini bile fotoğraflayamadım (Burada paylaştığım fotoğraflar çeşitli internet sitelerinden anonim). Bir süre sonra pes edip sadece seyretmeye odaklandım. İyi ki öyle yapmışım, zira bir süre sonra gözden kaybolmaya karar verdiler. Bana da dünyanın nadide canlılarından birini kendi gözlerimle görebilmiş olmanın mutlu hatırası kaldı.

Bu şahane hatırayı cebe attıktan sonra, Amazon bölgesindeki son günümüzü eğlenceli bir şekilde geçirmek için Tanimboca’ya uğradık. Küçük bir zipline hattının bulunduğu tesiste 30 metre yüksekliğinde bir ipe canla başla tırmanırken sağ ayak bileğimde açtığım yaranın izi Amazonlar’dan bana ömrümün sonuna kadar taşıyacağım bir yadigar olarak kaldı (Timsah ısırığı daha havalı olurdu ya, neyse artık). Amazonlar’dan şehirli hayatıma beni geri döndürecek uçağa bedenimde ve zihnimde yer eden ayrı ayrı izlerle bindim.

Doğrusunu isterseniz, 390 milyar ağacın nereden nereye kadar olduğu hakkında hala bir fikrim yok. Ancak dünyanın en büyük yağmur ormanlarında geçirdiğim birkaç gün yine doğanın muazzam gücü ve zenginliği, insanın zayıflığı ve kibri hakkında tokat gibi derslerle doluydu. Bu dersleri de yıllardır al al bitmedi, fakat insan hafızasının kapasite problemi nedeniyle periyodik tokatlara ihtiyacım olduğunu biliyorum. Kişisel gelişim budur! Öyleyse aylaklığa devam 🙂

’60 Saniyede’ videolarının tamamını şuradan izleyebilirsiniz.

 

PAYLAŞ:

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.