İran hakikaten bir doğu masalıymış.

Upuzun tarihi, derin kültürü, bizde eksikliği çok hissedilen estetik anlayışı, korumacı şehirciliği, damak zevkimize çok yakın yemekleri, akıl almaz yasakları, gelenekleri, mollaları, ahlak polisi, modern dünyayla ilişkisi, ambargolarla başa çıkma çabası, tasarım kafeleri, uydu antenleri, ben Farsça mı biliyorum acaba dedirten yakınlıkta diliyle tamamen kendine özgü bir harman.Türkiye’den İran’a hemen hiç turist gitmediğini öğrenmek beni hayrete düşürdü. Az sayıda bireysel ziyaret, birkaç fotoğraf turu ve birkaç dini tur dışında Türkler sadece ticaret için İran’a gidiyor. Uygun fiyata direkt uçulabilecek, vize istemeyen, yanıbaşımızdaki bu güzel ülkeyle ilgili bilgimiz az, önyargımız çok.

Önce en çok sorulan soruları cevaplayayım: İran bir savaş, terör, çatışma ülkesi değil. Sokaklar gayet güvenli, sabahlara kadar dolaşabilirsiniz. Kadınlar için İran’a tek başına giriş yapmak, bir şehirden diğerine gitmek, sokakta yürümek, istediğiniz lokantaya oturup yemek yemek gayet rahat. İran’da kadın-erkek sosyal hayatta bir arada yaşıyor. Turistlere karşı son derece canayakınlar. Özellikle genç kızların medeni cesareti takdire şayan, defalarca sokakta yanıma gelip sohbet ettiler.

İran’ı anlatmaya gördüğüm en fantastik camilerden biriyle başlayayım: Nasır el Mülk. Diğer adıyla, Şiraz’ın ‘Pembe Cami’si. İran’ın Kaçar Hanedanlığı döneminde, 1876-88 arasında inşa edilmiş.

Güneş doğduktan hemen sonra ve tam da bu mevsimde giderseniz fotoğraftaki gibi bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Vitraylardan süzülen ışıkla banyo yaparken kendinizden geçebilir, halüsinasyon gördüğünüzden şüphelenebilir, on bin kare fotoğraf çekip kartınızın hafızasını itinayla doldurabilirsiniz 🙂

PAYLAŞ:

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.