Cüneyt Arkın, kült filmi Dünyayı Kurtaran Adam’ın uzayda geçen sahnelerini boşuna Kapadokya ’da çekmedi. Doğanın yarattığı olağanüstü özgün dokusu ile başka bir gezegende olduğunuzu rahatça düşüneceğiniz Kapadokya, aynı zamanda zengin tarihi kalıntıları ve renkli kültürel öğeleriyle yurtiçinde en favori seyahat noktalarımdan biri olmuştur her zaman. 1997’de ve 2003’te iki kez gezdiğim Kapadokya ’ya uzunca bir aradan sonra, bu kez kış ortasında yeniden gittim.

Oluşumu

Ortaokuldayken coğrafya dersinde haylazlık etmeyip anlatılanları dinleyen ve öğrendiklerini unutmayan efendi öğrenciler Kapadokya’nın nasıl oluştuğunu da hatırlıyordur, ama benim gibi haşarı balık hafızalılar için özet geçeyim: Bu bölgede milyonlarca yıl önce son derece aktif olan üç yanardağ bulunuyormuş: Hasan Dağı, Erciyes Dağı ve Melendiz Dağı. Bu yanardağlardan onbinlerce yıl boyunca fışkıran lavlar ve küller bölgede birikmiş. Özellikle küller rüzgarın etkisiyle çok geniş bir alana yayılmış, üst üste birikip kalın bir katman oluşturmuş ve zamanla sertleşerek taşlaşmış. Bu tabakaya “tüf” deniyor. Araştırmalara göre bugün Kapadokya’daki tüf tabakasının kalınlığı 100 metreyi buluyor.

İşte bölgenin özgünlüğü de bundan kaynaklanıyor. Zira dünyada yanardağ bulunan bir sürü bölge olmasına rağmen bir tane Kapadokya var. Çünkü aynı anda püskürten üç yanardağ yüzünden tüf tabakası o kadar kalın oluşmuş ki, zaman içerisinde erezyona uğrayarak kaybolup gitmemiş. Yanardağların sönmesinden sonra rüzgar, yağmur ve ısı değişimleri nedeniyle aşınmalar sonucu Cüneyt Arkın’ın dekoru olacak tuhaf şekiller ortaya çıkmış.

İlk gün

Kapadokya İstanbul’a çok yakın olmasa bile, uygun uçuş seferleri sayesinde haftasonunu geçirmek için iyi bir seçenek. Ben de Şubat ayında bir Cumartesi sabahı atladım Kayseri uçağına (Nevşehir’e uçak yoktu henüz). Oradan kiraladığım otomobil ile 60 km uzaklıktaki Nevşehir’e doğru yola koyuldum.

Şöyle sindire sindire, rahat rahat gezmek isteyenler Kapadokya’ya 4 gün ayırsınlar. Ancak iyi planlanmış bir programla 48 saatte belli başlı tüm etkileyici yerleri görmek de mümkün. Kendi turunuzu kendiniz organize etmenizi -her zamanki gibi- tavsiye ederim. Biz ilk günümüzü Çavuşin Kilisesi’ni, Göreme Açıkhava Müzesi’ni, Uçhisar’ı ve Paşabağları’nı gezmeye ayırdık.

“Anadolu’nun Vatikan’ı” diyor bazı kaynaklar Kapadokya’ya. Bizans döneminde bölgede Arap baskısından kaçan ilk Hıristiyanlar, 600’lü yılların başından itibaren Kapadokya bölgesine gelmişler ve insan eliyle kolayca işlenebilen tüf-kayaların içlerine saklanarak ibadetlerini sürdürmüşler. 600 ve 900 yılları arasında sadece Göreme civarında 400’den fazla kilise inşa edilmiş.

Bizans’ta 700’lerin başı ile 800’lerin ortası arasında kiliselerde ikona kullanılması yasaklanınca, yani “ikonaklazma” akımı ortaya çıkınca, ikona yanlısı Hıristiyanlar bir kere daha Kapadokya bölgesine gelip saklanarak ikonalarla süslü kiliseler yapmışlar. Ne yazık ki, bölgedeki birçok kilisenin hali içler acısı. Gezenler bilinçsiz olduktan, korumanın kıymetini anlamadıktan sonra devlet ne yapsın? Her gezenin başına bir koruma mı diksin? Ihlara Vadisi içindeki kiliselerde tahribat fazla. Ama yine de sevinecek bir nokta var: Onbir sene önce ilk gördüğümde de, aynı bu kadar tahrip edilmişti bu kiliseler. En azından o günden beri daha fazla bozulmasını önlemeyi başarmışız.

İlk olarak Çavuşin Kilisesi’ne uğradık. Burası Göreme-Avanos yolu üzerinde, geniş bir çömlek galerisinin arkasında kalıyor. Yerini bilmiyorsanız kolayca gözden kaçırabilirsiniz. Gerçi sağda solda bir takım tabelalar var, ama önceden iyi bir harita edinmek en iyi çözüm. Vaftizci Yahya adına yapılan Çavuşin Kilisesi’nin bölgenin en eski kiliselerinden biri olduğu söyleniyor.

Göreme Açıkhava Müzesi ise, kayalara oyulmuş onlarca manastırı ile Kapadokya’ya geldiğinizde mutlaka birkaç saatinizi ayırmanız gereken yerlerden biri. Standart turların listesinde bulunur burası. Ancak turlarla gezmenin (bazı avantajları olsa da) birçok can sıkıcı tarafı vardır: Kötü bir rehbere düştüyseniz yandınız mesela. Ya da gezmek için ayırdığınız değerli zamanınızı turun komisyon alacağı turistik dükkanlarda harcamak zorunda da kalabilirsiniz. Veya daha fenası, ekstra giriş ücreti alındığı için turun uğramadığı son derece önemli yerleri görmeden dönmeniz olacaktır. Bu sonuncusuna en güzel örnek, Göreme Açıkhava Müzesi içindeki Karanlık Kilise olabilir.

İsmini küçücük tek bir penceresi olduğu için içeriye çok az ışık gelmesinden alan Karanlık Kilise’ye, iki farklı tur, bizim gözümüzün önünde girmeden geçip gitti. Çünkü buraya girmek için ekstra ücret ödüyorsunuz. Karanlık Kilise 12. yy sonlarında yapılmış, içi çok canlı renklerde harika tasvirlerle süslenmiş, sadece Göreme’nin değil, bütün Kapadokya’nın en iyi korunmuş, en etkileyici kilisesi. Görmeden dönmeyin.

Göreme Açıkhava Müzesi’nden sonra Uçhisar’a uğradık, kalenin etrafında tur attık. Güneşi batırmak için Paşabağları’na gittik son olarak. Kendine özgü, çok başlı, çok gövdeli, tuhaf peribacalarına bir süre bakakaldıktan sonra Göreme’ye geri döndük ve gerçek bir peribacasının içi oyularak yapılmış, daha sonra çevresine taş odalar eklenerek genişletilmiş otelimizdeki sıcak odamıza kendimizi attık.

İkinci gün

İkinci günümüz erken başladı, çünkü 50 km uzaklıktaki Ihlara Vadisi’ne gitme niyetindeydik. Meteoroloji iki gündür kar yağacak dese de, şansımıza hava sadece bulutlu. Zamanınızın çoğunu açıkhavada geçirdiğiniz Kapadokya’yı gezmek için kış mevsimi en akıllı seçim değil, doğal olarak. Ayrıca fazla gelen giden olmadığı için neredeyse her yer kapalı, sokaklarda inler cinler top oynuyor, yemek yiyecek yer bulamıyorsunuz. Yaz mevsiminde ise hava kafanıza güneş geçecek kadar sıcak oluyor. O nedenle burayı ilkbahar veya sonbaharda gezmenizi tavsiye ederim.

Paket turların ezber rehberleri Kapadokya kelimesinin Persçe “Katpatuka”dan geldiğini, onun da “Güzel Atlar Ülkesi” demek olduğunu yıllardır anlatır durur. Hatta turistleri çekiştire çekiştire ata, at bulamazlarsa deveye binmeye götürürler. O kadar yaygın bir hikayedir ki bu, neredeyse bilmeyen yoktur. Oysa tarih araştırmaları Persçe’de “Güzel Atlar Ülkesi”nin başka türlü söylendiğini göstermiş. Akademisyenler “Katpatuka” kelimesinin Anadolu’da Persler’den çok daha önce yaşamış Hititler’in kendi toprakları için kullandığı “Khepatukh”tan geldiğini, onun da tanrıçaları Khepat’ın adından türediğini söylüyorlar. Sonuç olarak Kapadokya’nın gerçek anlamı “Tanrıça Khepat’ın halkının ülkesi” demek. Üstelik biz Türkler kelimeyi Persler’den değil, Bizanlılar’dan duyup almışız. O yüzden fonetik olarak daha bir Latin tınlayan “Kapadokya” diyoruz.

Ihlara Vadisi, yine yanardağ aktiviteleriyle oluşmuş, uzunluğu 14 km, derinliği ise yer yer 150 metreye varan bir kanyon. İçinde, ağaçlar arasından güzel bir dere akıyor. Ama asıl ünü doğal güzelliğinden değil, vadi boyunca kayalara oyulmuş sayısız barınaklar, mezarlar ve kiliselerden geliyor. Gizli ve ulaşılması zor mevkii nedeniyle keşiş ve rahipler için güzel bir inziva ve ibadet yeri olmuş burası. Ayrıca savaşlarda, istilalarda gizlenmek ve korunmak için kullanılmış. Biz de vadi içinde güzel bir yürüyüş yaptık, kiliselere tırmanıp indik. Soğuktan kıpkırmızı olmuş burnumuz iyice sızlamaya başlayınca da Derinkuyu’ya doğru yola çıktık.

Yine ilk Hıristiyanlar’ın gizlenmek için kayaları -bu sefer yerin altına doğru- kazarak oluşturduğu Derinkuyu Yeraltı Şehri, Kapadokya’daki onlarca yeraltı şehrinin en büyüğü. Daracık merdivenler, labirent gibi geçitlerle 85 metre derinliğe kadar inilebiliyor. Biz de ikibüklüm indik netekim. Buraya boşuna “şehir” demiyorlar. Ahırdan tutun mezarlığa kadar, akla gelen gelmeyen her türlü ihtiyaç karşılanmış. Kilise mi lazım, hemen yapılmış. Şarap mı bitti, mahzen kuruluvermiş, hatta şarap üretilecek şırahane de yanına… Okulsa okul, mutfaksa mutfak, kilerse kiler. İstila zamanı güvenliği sağlamak için değirmen taşı gibi yuvarlanıp geçitleri kapatacak kapılar yapılmış. Bir havalandırma sistemi var, “nasıl yani” tepkisini vermek kaçınılmaz. Halen yalnızca %10’u gezilebilen bu komplike yapıya bakıp yeraltı şehirlerini uzaylıların yaptığına inananlar da varmış. Tabii, neden olmasın? O bacaları da periler yaptı zaten.

Derinkuyu’nun karanlığından çıkıp taa Hititler’den beri Kızılırmak’ın kilinden çanak çömlek yapılan Avanos’a gittik. Gittiğimiz atölyede mevsim kış olduğundan fazla müşteri yok. Çömlekçi amca kapıda sigara molası vermiş olmasına rağmen bizi görünce hemen tornanın başına geçiverdi. Ayakla çevirip hız verdiği tornada şekillendirdiği çamurla bize birkaç farklı kap kacak yaptı. Özellikle ortası boş, simit şeklindeki şarap testisini yapışını takdirle izledik.

Avanos’tan çıkıp birkaç kilometre ötedeki Zelve Açıkhava Müzesi’ne uzandık. Zelve, peribacalarının en yoğun olarak bulunduğu vadilerden biri. Buradakilerin tipi de başka komik. Gövdeleri kocaman, şapkaları biberon ucu gibi küçücük. Zelve’nin bir diğer özelliği, yakın zamana kadar yerleşim yeri olarak kullanılmış olması. Burada oturan Rumlar mübadele ile postalandıktan sonra, 1950’lerde de Türkler çökme tehlikesi nedeniyle bir kilometre ötede kurulan yeni bir köye yerleştirilmiş. Ondan sonra da müze olmuş burası.

Maalesef Zelve’ye ilk geldiğimde tırmanabildiğim, geçitlerle birinden diğerine geçebildiğim, içini gezebildiğim kiliseler, güvercinlikler yıkılmış gitmiş. Üç bölümlü vadinin en geniş bölümü, çöktüğü için gezmeye tamamen kapatılmış. Meşhur Geyikli Kilise artık yok mesela. Gidip görmüş olanlar çocuklarına anlatır, bir zamanlar burası şöyleydi böyleydi diye. Görmeyenler kitaplardan okur artık. İnsan eli bir vadiyi nasıl korur bilmiyorum, ama istese korurdu herhalde… Türkler için “Buralar yabancıların elinde olsa kimbilir nasıl olurdu?” geyiğini çevirmemek bir gün mümkün olacak mı acaba?

Zelve’deki hüzünlü gezimizden sonra son durağımız Ürgüp’e gittik. Peribacası deyince ilk akla gelen görüntünün kaynağına, kartpostallar için şapkalı peribacası fotoğraflarının çekildiği yere, Kapadokya’nın alamet-i farikası Üç Güzeller’i görmeye… Varmamıza yakın sabahtan beri devam eden bulutlu hava birden değişti ve lapa lapa kar yapmaya başladı. Yoğun kar yağışı altında kısacık bir süre Üç Güzeller’i seyrettikten sonra, sıcak şarapla ısınmak üzere Turasan Şarap Fabrikası’na uğradık. Kapadokya üzümleri yöreye özgü, yerden bitme, tıknaz, kısa boylu asmalardan elde ediliyor. Yanardağların oluşturduğu tüf ve Kızılırmak’ın taşıdığı kil nedeniyle toprağın yapısı da değişik olduğundan Kapadokya şaraplarının tadı diğer bölgelerden epey farklı. Hayalim mahzenleri tekrar gezip şarabı nasıl yaptıklarını güzel güzel anlatan turlarına katılmaktı, fakat kış mevsiminde fazla gelen giden olmadığı için ne yazık ki tur yapmıyorlarmış. Sıcak şarabımı içmekle yetindim.

Bizim Kapadokya turumuz burada bitti. Daha geniş zamanı ve merakı olanlar Ortahisar’ı, Soğanlı Vadisi’ni, Hacı Bektaş’ı, Göre Köyü’nü, Kaymaklı Yeraltı Şehri’ni de gezebilir, Onyx taşı atölyelerini ziyaret edebilir, Kızılçukur’da güneşi batırabilir, en güzeli biraz paraya kıyıp (kişibaşı 150 Avro civarı) balon turu yaparak tüm Kapadokya’yı kuşbakışı görebilirler.

Tanrıça Khepat’ın halkının güzel ülkesinden selamlarla…

PAYLAŞ:

4 Responses

  1. murat özel

    ilk olarak youtube da bizevdeyokuz ekibiyle yaptıgınız sohbette size hayran kaldım ve sitenize üye oldum. sitenizi inceledigim de bu hayranlıgım bir kat daha arttı. paylaşımlarınız yazılarınız çok güzel. Tebrik ediyorum. Tşk ler… 🙂

    Cevapla
    • aylak ilsu

      Çok teşekkürler Murat Bey güzel sözleriniz için! Aylak Gezi Kulübü’nün seyahatlerine de bekleriz 🙂 Selamlar.

      Cevapla
  2. Değirmen

    Yöremi güzel algılayan yüreğinize,bunu kaleme döken ellerinize sağlık.Bir Ürgüplü olarak doğduğum toprakları sizin objektifinizden yeniden görmek beni çok mutlu etti.Sıla özlemi içimi sızlattı.Teşekkürler…
    Bahriye

    Cevapla

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.